Medeniyetler Şehri Hatay

Gezgin Dergisi 109. Sayı - Nisan 2016 (Kapak) (1) - Kopya

Yazı ve Fotoğraflar: E. Hilal Korucu

Gezgin Dergisi 109. Sayı - Nisan 2016 (Kapak) (1) - KopyaHatay, ilk gidişimde damağımdaki tatlarla, ikinci gidişimde mülteci dramlarının kalbimdeki hüznüyle, üçüncü gidişimde ise portakal çiçeklerinin ruhuma sinen kokularıyla aklımda kalan bir şehir. Yıllar önce bir tur organizasyonu ile Hatay’a gelişimde koştura koştura şehri gezerken bir şeylerin yarım kaldığını hissediyordum. Aradan geçen dokuz yılın sonunda Suriyeli mültecilerle ilgili bir çalışma sebebiyle yeniden gittim bu şehre. Bu kez sınırdaki ilçelerde savaşın soğuk yüzüyle karşılaştım ve insanların dramlarına tanıklık ettim. Bu kadim şehre üçüncü kez misafirliğimde, sokaklarında gezerek, tarihi ve kültürel değerlerini tanıyarak, insanlarıyla sohbet ederek geçirdim birkaç günümü. Ben de hoş esintiler bırakan bu kenti dilim döndüğünce anlatmayı bir borç bildim hem yaşattığı güzellikler hem de görülesi bu şehrin daha çok bilinmesi adına.

Türkiye’nin devlet ili Hatay…

Hatay Türkiye’nin en güneyinde yer alan ve bir zamanlar devlet statüsü olan bir şehir.  Kentin merkezi olan Antakya Osmanlı İmparatorluğu döneminde Halep’e bağlı bir sancakken sonrasında kaza olmuş. 1918 yılındaki Fransız işgalinden  Suriye’nin bağımsız bir devlet olarak tanınmasına kadar geçen sürecin ardından Türkiye’nin de desteği ile 1938 yılında bağımsız bir devlet olarak kurulmuş. Bir yıl sonra da Hatay Meclisi’nin aldığı kararla yeni bir il olarak Türkiye’ye dahil olmuş. Hatay’ın ilk ve son Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in adına şehrin çeşitli yerlerinde rastlamak mümkün. Hatta Adana’daki Atatürk Evi’nde bulunan Hatay odasında Hatay bayrağını görmek de tamamlayıcı bir bilgi oldu benim için. Antakya, Hatay Büyükşehir Belediyesi olmadan önce şehrin merkeziymiş. Sonrasında ilçe olarak geçse de pratikte Hatay’ın merkezi konumunda Antakya.

DSCF2415 DSCF2418 DSCF2456 DSCF251013 farklı medeniyetin izlerinin görülebileceği bu bölgede, Çevlik-Kanal Mağarası’nda, M.Ö. 40.000-11.000 yılları arasına ait olduğu iddia edilen üst Paleolitik Döneme ait kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 17. yüzyılın sonlarına kadar Mısır hâkimiyetinde kalan bölge, daha sonra sırasıyla Hitit, Asur, Babil, Pers ve Makedonların egemenliğine girmiştir. Büyük İskender ile başlayan Hellenistik Dönem olarak adlandırılan, Doğu-Batı kültürel sentezlenme sürecinin yaşandığı dönemde (MÖ 330-30) Doğu’nun en önemli kültür ve siyaset merkezlerinden biri olan “Antiokheia” (Antakya), M.Ö. 300 yılında 22 Artemisios (Mayıs) günü Büyük İskender’in generallerinden, Nikator (Fatih) unvanı taşıyan Seleukos I (M.Ö. 306-281) tarafından kurulmuştur*

Antakya sokakları
DSCF3305 DSCF5243 DSCF5285 DSCF5291Tarihi referansları itibariyle Antakya çok önemli bir yerleşim yeri. Bunu tüm birikimlerinde görmek ve hissetmek mümkün.  Büyük İskender’in komutanlarından Seleucus Nicator tarafından kurulduğu belirtiliyor kaynaklarda. O dönem de Roma İmparatorluğu’nun 3., dünyanın ise 4. büyük kenti. Günümüzde ise antik çağdaki adı Silpius olan Habib-i Neccar Dağı’nın eteklerindeki Hatay ilinin ikinci büyük ilçesi durumunda. Fotoğraf çekmeyi sevenler için sokaklar ayrı bir dünyadır. Tarihi dokusunu ve doğallığını korumuş olan sokaklarda yakalanan hikâyelerinin ayrı bir büyüsü vardır.  Antakya’nın sokakları da benim üzerimde böylesi bir etki bıraktı. Günün her saatinde ayrı ışık oyunlarıyla, aniden karşınıza çıkan bir insan ya da kulağınıza gelen  bir ses ile her daim yenidir bu sokaklar. Saatlerce dolaşmama rağmen sıkılmadan fotoğraf çektiğim, insanlarla muhabbet ettiğim, yorulduğumda kapılarından içeri sızdığım Antakya sokakları için bile bu şehirde olmaya değer.

“Antakya’da cami ve kilise aynı duvara yaslanır”
DSCF5215Antakya çok kültürlüğü içinde barındıran ve geçmişten bugüne taşıyabilen bir şehir. Bu şehirdeki insanların benimsediği her inanışı temsil eden yapılar hala ayakta ve yaşıyor.  Antakya’da cami, kilise, havrayı küçük bir alan içinde görmek mümkün.  Hatay’a ikinci gelişimde Şenköy’deki evine konuk olduğumuz 83 yaşındaki doğma büyüme Hataylı olan Hüseyin Amca  “Antakya’da cami ve kilise aynı duvara yaslanır” demişti. Antakya’da tarihi ve kültürel değere sahip ibadet merkezleri bulunuyor. St. Pierre Kilisesi, Habib-i Neccar Camii, Ortodoks Kilisesi, Yahudi Sinagogu, Protestan Kilisesi, Katolik Kilisesi bunların başlıcaları.

“Hıristiyan” adının verildiği ilk yer

Saint Pierre Kilisesi Hıristiyanlığın en eski tapınaklarından biri olarak kabul ediliyor. Aslında bir mağara olan bu yapının içinde dağa açılan bir tünel olduğu söyleniyor. O dönemki gizli toplantılara yapılan baskınlarda bu tünellerden kaçarlarmış ilk dönem Hıristiyanları. Kilisede sonradan yerleştirilmiş bir Saint Pierre heykeli ve sunak bulunuyor.  Aziz Petrus, Antakya Kilisesi’nin kurucusu ve bu topluluğun ilk başpapazı kabul ediliyor. Kilisenin içi ön cephesindeki bir kapı ve yanındaki iki alçak pencere ile bunların üzerindeki yıldız oymaları içerden görülmeye değer bir ışık dekoru yaratıyor. Özellikle fotoğraf çekmeyi sevenler bu açıdan güzel kareler elde edebilirler. Ayrıca bu kilisenin 200 metre kadar yukarısındaki kayaya oyulmuş Kharon kabartması da dikkat çeken bir yapı.  İmparator Antiochos zamanında Antakya’daki veba salgını sırasında bir kâhinin isteği üzerine bu kabartmanın yüzü tüm şehri görecek bir açıyla yapılmış. Tepe aynı zamanda Antakya’yı tepeden temaşa edebileceğiniz bir nokta. Hele bahar mevsimiyse ve gelincikler, papatyalar kırmızı beyaz donatmışsa her yeri, bir başka güzeldir ılık rüzgârın esintisiyle bu kadim şehri seyreylemek.

İlk Antakyalı Hıristiyan şehitlerin yattığı cami

DSCF2153Habib-i Neccar Camii de yine Antakya’daki en hatırı sayılır yapılardan biri. Roma dönemine ait Pagan tapınağından camiye çevrilmiş olan bu yapının Türkiye sınırları içerisindeki en eski cami olduğu söyleniyor. Camiye ismini veren Habib-i Neccar,  Hz. İsa’nın havarilerinden olan Yunus ve Yahya’ya inandığı için onlarla birlikte şehit edilen ilk Antakyalı. Caminin uzaktan ilgi çeken pabuçlu minaresinin bir yanında Habib-i Neccar, Şemun Safa diğer yanında da Yahya ve Yunus’un türbeleri bulunuyor. Bu sebeple bu cami Hıristiyanlar için de önem taşıyan bir mekân. Böylesi bir iç içe geçmişlik çok nadir görülecek bir durum. Antakya’nın birlikte yaşama kültürünün temellerini atan unsurlardan biri de bu olsa gerek. Zira Habib-i Neccar ve diğer üç şehitin yaşadıklarının Yasin Suresi 14. Ayetteki olay olduğu da ifade ediliyor.  Cami’ye bu isim, Hz. Ömer’in halifeliği zamanında burayı fetheden komutan Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından verilmiş.

 Hatay Arkeoloji Müzesi

Hatay’a ilk gidişimde 1948 yılından beri hizmet veren eski Arkeoloji Müzesi’ni gezmiştim. O ziyaretten aklımda mozaikler kalmıştı. Bu kez yol arkadaşlarımla beraber yeni açılan Hatay Arkeoloji Müzesi’ni ziyaret ettik. Eski ile kıyaslanamayacak kadar güzel bir müze inşa edildiğini gördüm. Dünyanın en önemli müzelerinden birkaçını ziyaret etmiş biri olarak bu yeni müzeyi çok beğendim. Mimari ve estetik olarak dünya standartlarında bir yapı olmuş. Müzedeki eserlerin kronolojisi M.Ö. 17.000 Paleolitik dönemden başlamak üzere, Neolitik-Kalkolitik-Tunç Çağları, Demir Çağı, Arkaik-Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerini kapsıyor.  M.Ö. 5.000’li yıllara ait insan, hayvan ve bitki  kalıntıları o dönemin yaşamlarına dair bilgiler veriyor. Bunlardan en ilginç olanı, kafatası biçimlendirmesi sonucu formu değiştirilmiş kafatası örnekleri. Bir diğer görmeye değer kalıntı ise 50 yaşlarında yaklaşık iki metre boyunda bir erkek ile yaşları 17-25 arasında olan üç genç kızın katlı mezar sistemi ile gömüldükleri, içinde çok sayıda değerli eşyanın bulunduğu Beyaz Sıvalı Mezar’daki iskeletler. Müzedeki mühürler, tabletler, aralarında Ares, Athena, Apollon, Eros ve Afrodit’in de bulunduğu en eski tanrı ve tanrıça ile Hitit Kralı II. Şuppiluliuma’nın heykelleri görmeye değer. Ayrıca burada aralarında İbrahim Hakkı Hazretleri’nin eseri Marifetname’nin de bulunduğu el yazması İslam eserleri de bulunuyor. Mozaikler ise başlı başına bir görsel şölen yaşatıyor. Daha fazlasını keşfetmek için Hatay’a gidildiğinde mutlaka tecrübe edilmesi gereken bir yer Hatay Areoloji Müzesi.

322-400 yılları arasında yaşayan, Antakya doğumlu ünlü Romalı tarihçi Ammianus Marcellinus; “Dünyada hiç bir kent, ne topraklarının bereketi, ne de ticaretteki zenginliği bakımından bu kenti geçemezdi”

Anadolu’yu özetleyen şehir…

DSCF3007Hatay, farklı etnik kimliğe, dini inanışa ve farklı mezhebe sahip insanların asırlardır barış içinde yaşadıkları bir şehir. Sünni Türkler, Sünni, Alevi, Hristiyan Araplar,  Yahudiler, Ermeniler bu şehirde hâlâ birlikte yaşıyor.  Bu çeşitliliğin yarattığı renkliliği ve kadim Anadolu’yu var eden birikimi bu şehrin kültürel detaylarında görmek mümkün. Hatay’ın insanları cana yakın ve misafirperver. Kahvaltısına ortak eden kafe sahibi aile, avucuma kestane doldurup parasını istemeyen satıcı kardeş, gözleme yapmasına yardım eden arkadaşımdan gözlemenin parasını almak istemeyen abla, Musa Ağacı’nda muhabbet sonrası evinde kahve içmeye çağıran Gül Teyze ve yüzündeki tebessümle ruhumu doyuran niceleri.  Dikkatimi çeken bir diğer şey ise  ülkemizde pek rastlanmayan bir durum olarak araç sahipleri yayalara karşı saygılı olmalarıydı.

 

Hz. Musa’nın asasından filizlenen ağaç…

DSCF2702DSCF4870DSCF2855Şehirlere can veren nehirler vardır. Asi de Hatay’a can veriyor. Şehri ortadan ikiye bölen nehrin üzerinde çok sayıda köprü bulunuyor. Aslında nehrin etrafındaki evler rengarenk boyansa  Avrupa’daki şehirler kadar gösterişli hale gelebilir kentin merkezi. Hatay’ı binlerce yıldır kadim bir yerleşim yapan en önemli özelliği coğrafi konumu ve iklimi. Yedi ilçesinin denize kıyısı olan Hatay bir  Akdeniz şehri. Dağları, vadileri, yaylaları, sahilleri kıvrım kıvrım akan yollarda süzülürken içinden geçeceğiniz şirin köyleri var bu kentin. Defne ilçesine bağlı Harbiye Şelaleleri görmeden geçilmemeli. Merkeze yaklaşık 45 dakikalık mesafede ise Hıdırbey köyü sınırları içindeki Musa Ağacı diye bilinen dinlence alanı yol üstü uğraklarından biri. Samandağ ilçesi sınırlarında Musa Ağacı olarak bilinen devasa çınar ağacının Hz. Musa’nın toprağa diktiği bastonundan filizlendiği rivayet ediliyor. Bu ilçenin bir diğer görülesi mekânı ise Vakıflı Köyü. Türkiye’deki tek Ermeni köyü olan bu yerleşimde takriben 30-40 hane bulunuyor. Köyün bir de kilisesi var. Bu kilisede görevli Kuhar Kartun Hanım kiliseyi ziyaret edenleri güler yüzü ile karşılıyor.

 

 

 

Yapımı yüz yıl süren tünel

DSCF2924Vakıflı Köy’den yol alıp Titus Tüneli ve Beşikli Mağara diye bilinen kaya mezarlarına kolayca gidiliyor. Plansız olarak yol bizi Dor Mabedi denilen mevkiye çıkardı. Burada Samandağ’ın ferahlık veren kıyı manzarasını izleyip, nefis gözlemelerden yemek de kısmet oldu. Sonrasında sahile aracımızı park edip kısa bir mesafe patika yolundan ilerleyerek Beşikli Mağara’ya ulaştık. Seleukeia Pieria Antik Kenti kalıntılarından olan bu kaya oyma mezar görülesi bir yapı. Çok sayıda mezarın bulunduğu bu bölge bir nekropol aslında. Yan yana iki büyük sanduka sebebiyle “Beşikli” ismi verilmiş yöre insanı tarafından.  Mezarın çok yakınında ise Titus tüneli var. İnşasına Vespasian döneminde başlanılıp Titus ve Pius döneminde devam edilen tünelin insan yapısı olduğuna inanmak hayli güç. Yapılma nedeni o dönemde dağdan gelecek sel sularından limanı korumak olan bu tünelin tamamlanması yaklaşık 100 yıl sürmüş. İçinden küçük bir dere akan, açık ve kapalı olarak toplam 1380 metre uzunluğundaki bu tüneli sonuna kadar yürümek mümkün. Biz tünelin sonunu görenlerden olduk. Tünelin kapalı bölümünün biraz dikkatli yürünmesi gerekiyor. Bu tünel yolculuğunu tamamladıktan sonra Çevlik sahiline inip  ayaklarımızı denize sokmak iyi geldi günün yorgunluğuna.

Şenköy’ün sarı siyah sokakları

DSCF4776Güzel bir rotanın sonunda daha önce de gittiğim Şenköy vardı. Navigasyon aletinin bizi dağ bayır dolaştırması doğada güzel bir gezinti deneyimi yaşatsa da Şenköy’e ancak karanlıkta varabildik. İlkinde de akşam gitmiştim. Bu köy eski taş evleri restore edilerek birinci dereceden tarihi eser statüsü kazanmış. Anadolu konut kültürünün eşsiz örneği bu evleri birbirinden ayıran dar sokaklarda lambaların sarı ışıkları altında akşam gezintisi yapmak da ayrı bir keyif. Belki birgün gündüz gözüyle bu köyü görmek kısmet olur. Bu şirin köyde yaşayan önceki seyahatten tanıştığım dostları ziyaret etmek günün yorgunluğuna huzuru ekleyerek Antakya’da sonlanan bir gününü armağan etti bize.

 

Melez yemek kültürü
DSCF4901Hatay mutfağı hep anlatılır durur. Güney ve Güneydoğu Anadolu’nun yemeklerini ağır bulan biri olarak ben de ilk gelişimde çok beğenmiştim bu şehrin yemeklerini. Malum künefesi, tepsi kebabı, içli köftesi, humusu, zahter salatası, kelle paça çorbası, simitleri, katıklı ekmeği, kahvaltılıkları Türk, Arap ve Akdeniz mutfağının nefis bir karışımı. Tarihi Uzun Çarşı’da sabahın erken saatlerinde kahvaltılık malzeme satan dükkânlardan birine gidip hazırlatacağınız kahvaltı tabağı ile doğal ve taze ürünlerden oluşan hem leziz hem ekonomik bir kahvaltı yapabilirsiniz. Uzun Çarşı’ya erken saatte gidince dükkânlarını yeni açan esnafın telaşını izlemek de ayrı bir keyif oldu benim için.  Tavsiye edeceğim bir başka kahvaltı yeri de Hıdırbey Köyü’ne giderken Eriklikuyu Köyü yol üstündeki Ramazan’ın kahvaltı  bahçesi olacak. Başı dumanlı dağların derya gibi önünüze serildiği bir manzara, yeşilin kokusunun portakal çiçeği kokularına karıştığı ve Hatay’a özgü birbirinden lezzetli kahvaltılıkların sunulduğu güzel bir mekân.

 

Süvari usulü kahve içimi

DSCF2220Hatay’a bir önceki gelişimde Şenköy’de meydan kahvesine girip Türk kahvesi istediğimde çay bardağında getirmişlerdi. Ben de fincanları olmadığından ve beni de kıramadıklarından böyle yaptıklarını düşünüp tebessüm etmiştim. En son gidişimde Antakya’da bir kafede kahve isteyince süvari mi fincanda mı deyince, görevlinin yaptığı açıklama ile çay bardağında kahve içmenin burada bir usül olduğunu anladım. Hatay’da tadılması gereken lezzetlerden biri de ciğer şiş. Hatay’a ikinci gelişimde Kırıkhan ilçesinde bizi ağırlayan Hayad Vakfı Başkanı Rahmi Varlı’nın bizzat hazırladığı nefis kahvaltının ardından akşam yedirmeden göndermem dediği ciğer şiş,  ciğer sevmeyenlerin bile damağında tat bırakacak türden. Çay tiryakileri için bir not ileteyim Hatay’da  çay kahve kadar iyi değil.

 

 

DSCF4565 DSCF4715Hatay Suriye’deki savaştan kaçarak ülkemize sığınan mültecilerin en çok bulunduğu il. Kırıkhan ve Yayladağı ise bu yükü ağırlıklı olarak taşıyan ilçeler. Sınıra yaklaştıkça sığınmacıların yaz kış yaşadıkları kampları görebiliyorsunuz. Yayladağı Türkmen bölgesi ile sınır olduğundan daha çok buradan gelenler bulunuyor.  Sınır içine ve dışına yardımlar da buradan yapılıyor. Kırıkhan’daki kamplarda da Suriyeli Arap ve Kürt mülteciler çoğunlukta. Bu ilçelerde kamp dışında da yaşayan çok sayıda mülteci var. Aslında savaş öncesinde iki tarafta da akrabası olan birçok insan zaten sık sık gider gelirlermiş birbirlerine.  

Eksik kalanlar yeni bir gelişin bahanesi olsun

Günün birinde yolum Hatay’a düşerse; Arsuz, ile Belen ilçelerini, St. Simeon Manastırı’nı, Barkas ve Koz Kalesi’ni, Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi’ni görme imkânı bulabilmeyi umuyorum.  Göremediğim yerler adına diyorum ki eksik kalmışlık tamamlanma bahanesiyle yeni deneyimleri armağan eder insana. Ziyadesiyle gözümü ve gönlümü dolduran  bu güzel kente ve bu kentin insanlarına dair kelamımı  iyilikle hoşlukla sonlandırıyorum.

 

* http://www.hatayarkeolojimuzesi.gov.tr/HatayMuzeWeb